Son zamanlarda “modern insan” kendi içsel doğası ile ilgili ne yapacağını bilemez hale geldi. “Modern insan” buhranlar, hayal kırıklıkları, kaygı atakları ve benzeri hislerden geçiyor ve çareyi terapi seansları, psikiyatrist reçeteleri, meditasyon uygulamaları ve eczane raflarında arıyor.
Ama nafile… İnsanlık tarihinde hiç bir nesilde görülmemiş şiddette bir içsel huzursuzluk kasırgası kalpleri darmadağın ediyor ve insanlığı avucunun içinde eziyor.
Peki biz bu koşula nasıl geldik?
İnsanlık tarihinin en gelişmiş çağındayız. Tarih boyunca hiç bir nesil bizim kadar beslenme, barınma, iletişim, sağlık vb. olanaklara sahip olmamıştı. Yüzlerce yıldır insanlık kıtlıklar, salgın hastalıklar, savaşlar ve benzeri yoğun stres faktörleri ile hayatını gelişerek idame ettirdi ve 1990ların sonuna gelindiğinde artık dünya tarih boyunca hiç olmadığı kadar refaha kavuşmuş görünüyordu. Artık insan yarın aç kalma ihtimalini düşünmüyor, büyük salgın hastalıklardan ölme ihtimali olduğunu varsaymıyor, çıkacak bir savaş ile hayatının mahvolacağından korkmuyordu.
Hayatı boyunca doğduğu yerleşim yerinden çıkmadan yaşayan ve orada ölen insanın yerini dünyanın her yerine seyahat edebilen ya da en azından etme planı yapabilen insanlar almıştı.
Yarın aç kalıp kalmayacağının korkusu ile yaşayan insanın yerini, farklı yemekleri pişirmeyi öğrenmek için aşçılık kurslarına para harcayan, farklı dünya mutfaklarını tatmayı olanak sağlayan restoranları arayıp bulan insanlar almıştı.
Birbiri ile farklı şehirlerdeki insanların haberleşmesi eskiden haftaları buluyorken; insanların birbiri ile iletişim kurması artık “çocuk oyuncağı” olmuştu. Radyo, internet, cep telefonları, TV vb. sayısız icat yaygın kullanıma girmişti.
Ortaçağdaki veba salgını gibi bir afetin başına gelme ihtimali artık insanın aklının ucuna gelmiyor, sağlık sigortasının ve modern tıbbın kendini ortalama insan ömrü boyunca güzelce yaşatacağını varsayıyordu.
Binlerce yıllık insanlık tarihinin mutlak zirvesi yaşanıyor ve daha önceki hiç bir nesilin aklına bile gelmeyecek koşullar gerçekleşiyordu…
Ancak ne olduysa bu “zirve” uzun sürmedi aniden işler tersine gitmeye başladı…
Yeni milenyumu mutlulukla ve umutla karşılayan insanoğlu, binlerce yıllık gelişimi sayesinde elde ettiği her şeyin bir “illüzyon” olduğunu görmeye başladı. Bunu görmeye başlamayanların ise çöküşü görmeye başlamaları uzun sürmeyecek gibi görünüyor. Zira sanki zaman hızlandı ve insanlık uzunca yıllar emekle biriktirdiği servetini bir kaç ayda kaybeden bir talihsiz durumuna geldi. İşin daha da trajik kısmı ise çok önem atfettiğimiz ve kaybetmeye başladığımız bu servetin aslında bir “illüzyon” olduğunu farketmemizdi.
İnsanlık olarak bİnlerce yıldır emek sarfettiğimiz kazanımlarımızı bir kaç onyıl içinde kaybetme riskimiz var ve işin doğrusu bu “modern zenginlik” bize zaten mutluluk da getirmemişti. Elimizde geriye kalan tek şey bu yazının başında bahsedildiği gibi öyle yada böyle “gittikçe artan derin bir içsel huzursuzluk”tan başkası değil. Hiç bir ülke, hiç bir millet, hiç bir inanç veya meslek grubu ayrımı olmaksızın bu böyle ve yakında daha da netleşecek…
Ancak aslına bakarsınız bu bizim için çok büyük bir fırsat… Binlerce yıldır kendimize sormaktan çekindiğimiz, cevabını zaten bildiğimizi sandığımız ama bilmediğimiz o asıl soruyu sormak için zaman geldi: “İnsan nasıl mutlu olur?”





