Ülkeler arasında güven ilişkisine baktığımızda, hepimizin bildiği gibi, durum çok korkunç. Ülkelerarası anlaşmazlıklar toplu ölümler getireceği gibi, geleceğin yüzyıllar sonrası yaşamını yok edecek kadar acımasız olabilir. Oysa ki, her ulus savaşarak, başkalarını yok ederek, acılarla dolu bir geçmişi arkada bırakıp, kendi sınırlarını çizmişti. Bu şekilde, kendilerini başka ülkelerden koruyacaklardı.
Peki bu 208 ülke, istediği güvenli yaşama ulaştı mı? Cevabı: ‘Hayır.’ Buna rağmen ülkeler, güvende olmayı başaramadı. Sınırlara sahip olmak, o ülke insanlarını korumadı. Savaş çıktığı zaman, sınırlar hiçbir işe yaramadı. Aksine, daha ölümcül sonuçlar doğurdu. Sınırın diğer tarafındaysak, düşman ülkenin düşman insanlarına dönüştük. “Sen, benim insanıma, benim toprağıma zarar verdin, ben de senin insanına ve toprağına zarar vereceğim.” Birbirini hiç tanımayan, başka anne ve babanın başka çocukları, birbirini öldürdü.
Dünyanın neresinde olursa olsun, herkes aynı şekilde korkuyor, aynı şekilde seviyor, gülüyor, ağlıyor, acı çekiyor, yalvarıyor, pişman oluyor, üzülüyor. Bir ağacın dalları gibi, herkes birbirinin aynısı. Kimi öldüreceğiz? Hepsi bize benziyor. Herkes, aynı genetik programla doğuyor. Kalbi, karaciğeri, dalağı, böbrekleri, beyni, gözleri, bağırsakları aynı çalışıyor. Et bedenimizin birbirinden bir farkı yok. Başka ülkede doğmuş olsaydık, başka ülke vatandaşı olacaktık. O ülkenin inançlarına, diline, kültürüne sahip olacaktık.
Kültür ve inanç farkı, bizleri ötekileştiriyor ve onları hiçe saymamıza neden oluyor. Günümüzde aynı aile üyeleri, başka ülkenin vatandaşı oluyor. “Falan asıllı vatandaş” deniyor. Yetiştirdiğin ürünlerini ülke içinde satınca ithalat, sınırın ötesinde satınca ihracat oluyor. Amaç aynı; hepsini başka birileri için üretip, başka birilerine satıyorsun.
Günümüzde gelişen silah teknolojileri, çok yıkıcı hale geldi. Kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar, uzun menzilli füzeler. Ülkeler, askeri tatbikatlar için geniş toprak parçalarına gereksinim duyar. Bu tatbikatlar, doğal yapıyı bozup, uzun süreli çevresel tahribata neden olur. Bunun sonucu olarak toprak, hava, yer altı ve üstü su kaynakları kirlenir. İklim değişikliğini ve iklim krizini tetikler. Savaşlarda bu oran ne kadar yüksek olur, düşünün artık.
Yok edilen ormanlar, verimsizleşen topraklar, radyoaktif kirlilik ve göçler. Sadece tatbikatlar değil, eskiyen silah sistemlerinin zehirli atıklarının imhası da çevreyi ciddi oranda kirletir. Dünyada çok fazla alan, zehirli askeri atıklarla kirletilmiş durumda. Dünyanın kaynakları, tüm bu sorunlara rağmen savaş için harcanmaya devam ediliyor. Küresel silahlanmada harcanan miktar, 1-.2 trilyon doları bulmakta.
Ülkeler, güvenliği sağlamak için üstün ve daha üstün teknolojik silahlara sahip olmak zorunda kalıyor. Olmazsa, güçlü bir rakip olamayacağı için, kolaylıkla yok edileceğini biliyor. O yüzden uluslararası silahlanma, bir yarış haline gelmiş durumda. Savunma amaçlı ya da yok etme amaçlı, sürekli silah üretimi yapılıyor. Tarih kitaplarında yazdığı gibi, kapitalizmin, sermaye sınıfının savaşları başlattığını ve kanıyla bedelini ödeyen masum halktan bahsetmeyeceğim.
Esas anlatmak istediğim; savaş asla çözüm olmamasına rağmen, tarihten ders almıyor olmamız. Tıpkı filmlerde izlediğimiz, bilincini kaybetmiş, sürekli başkalarına saldıran zombiler gibiyiz. Asırlar boyu, yaşayanlar birbirini öldürdü. Doğup büyüyenler de yaşayanları öldürdü. Ölüp ölüp, canlanıyoruz. Savaşa harcanan kaynaklar insanlığın gelişimine harcanmış olsaydı, herkes belli bir refah seviyesinde yaşardı.





