Bazen hepimize bir anda gelen, her şeyi bir kenara bırakma ve kaçıp gitme fikri çok cazip gelmiştir. Sanki kaçıp gitmek, bize pek çok şeyi unutturacak, yaşadığımız stresten ve omuzlarımızdaki binbir çeşit sorumluluktan bizi kurtaracak bir yol gibi hissettirir. Ve kaçmak istediğimiz lokasyonlar, kafa dinlemeye bire bir olan, insanlardan uzak yerlerdir. Çünkü, stresli olan işimiz, ailemiz, okulumuz vb her şeyin ötesinde, direkt olarak insan kavramıdır. Bize kaçıp gitmeyi arzulatan her duygunun kaynağı, dışımızda gördüğümüz dünyanın insanları ve o insanların üzerimizde yarattığı baskı, stres, mutsuzluk, kaygı ve huzursuzluk gibi rahatsızlık veren duygulardır. Tam da bu yüzden kendimizi, bizi bu duygulara maruz bırakacak ihtimalleri ekarte eden noktalarda konumlandırmak isteriz. Bu isteğin gündelik hayatımızdaki dışa vurumuna da kafa tatili deriz. Bu tatilin bizi bazen rahatlattığını düşünsek de (ki bu yadsınamaz bir gerçektir) gün sonunda gündelik hayatımızın rutinine döndüğümüzde, her şey sanki kaldığı yerden devam eder, ta ki, ikinci bir buhranın döngüsüne kapılana kadar. Böyle böyle geçirdiğimiz senelerin, kaçırdığımız bir hayatın kaybının kederini ve pişmanlığını genelde bir başkasına verdiğimiz tavsiyelerden anlamak mümkündür. Bu durum, bizlerin hiçbir zaman ihtiyacımıza cevap verecek bir döngünün içinde olamadığımızı gözler önüne serer.
Gerçek ihtiyacımızın kafa tatillerinin çok daha ötesinde, daha derinlerde yattığını anlayabilseydik ve bu anlayışla beraber kalan hayatımıza yeni bir sayfa açabilseydik, birbirimizden kaçmayı mı, yoksa birbirimiz için daha fazla nasıl vakit ayırabiliriz diye düşünmeyi mi tercih ederdik? Herkesin bir diğerinin işini kolaylaştırdığı bir toplumda, ailede, okulda, iş yerinde ve aklımıza gelebilecek her türlü mecrada, hangimiz kaçmayı arzularız? Hangimiz takmak zorunda kaldığımız maskelerin ağırlığı altında eziliriz? Maskelerimiz öyle bir işlemiş ki yüzlerimize, duygularımıza, hayatımıza, bu maskeleri bir an için bile çıkarabilmek, çoğu zaman imkânsız geliyor.
Başını alıp giden bir insan harcama kervanında, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın zihniyetini bir kenara atmamız, özellikle bugünlerde daha çok farz oldu. Hayatın da bize türlü türlü sorunlarla, afetlerle, yoksullukla, intiharlarla, depresyonla ve daha nicesiyle anlatmaya çalıştığı durum, tam olarak budur. Artık, deve kuşu gibi kafamızı kuma gömmeyi bırakmak zorundayız. Hayatımızın devamlılığı ve refahı için, bu durumun seçimlerimizin çok daha ötesinde, bir gereklilikten ileri geldiğini hissetmemiz şart. Hepimiz, birbirimizin acısını duymamak için tıkadığımız kulaklarımızı açmalı ve birbirimize artık, sağduyu dizginleri ile adım atmalıyız.





