‘Bir Rüya İçin Ağıt’ adlı filmde, hayatlarının zorluklarına katlanabilmek ve biraz olsun huzurlu hissedebilmek adına, uyuşturucunun verdiği mutluluğun güveninde birbirlerini sevdikleri fikrinde olan ve bu bağlamda romantik bir ilişki yaşayan Harry ve Marion çiftinin mutluluğu, paraları bitip de uyuşturucu temin edemeyecek duruma geldiklerinde, adeta bir mum gibi söner. Çifti mutlu hissettiren, aralarındaki sevgi bağı değil, uyuşturucu vasıtasıyla, kaygılarını ve ızdıraplarını unuttukları anın dayanılmaz hafifliğidir. Ve bu hafifliğin, yerini yoksunluk krizlerine bırakmasıyla birlikte, çiftin ne ilişkisi ne de mutluluğu kalır.
Film hayatlarımızda yaşadığımız duygu durumlarına öyle çarpıcı bir şekilde atıfta bulunur ki, etkilenmemek mümkün değil. Filmden hareketle yola çıkacak olursak, görürüz ki, bizler de hayatlarımızı uyuşturucu paravanında yaşıyor ve bu motivasyonumuz biraz bile zedelense, yoksunluk krizlerine giriyoruz. Uyuşturucu derken, ihtiyaç duyduğumuzdan fazlasını almakta bir numara oluşumuz ve özgürlüğümüze, hislerimize ket vuran her türlü araçtan söz ediyoruz elbette. Yeme-içme, seks, para, statü gibi pek çok bağlamda kendimizi uyuşturarak, hayatlarımıza anlam katmaya çalışıyoruz. Egomuzun bizi uyuşturamadığı noktada, Prozac’lar devreye giriyor. Deve kuşlarının kafalarını toprağa gömdükleri gibi, bizler de antidepresanlarla, yaşadığımız krizlerin üstünü örtmeye çalışıyoruz.
Egomuzun yolsuzlukları, bizleri bir çıkmaza sürüklüyor.
Ortakları olduğumuz ve asla hafife alınamayacak bu krizleri yaşamamızın sebebinin pek çok dalı olsa da sorunun kökü, tek bir noktaya ulaşıyor. O nokta da birbirimizi bir gram dahi olsa önemsemediğimizden ve dahi bunu hiç istemiyor oluşumuzdan ileri geliyor. “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna/ umurunda mı dünya?” dizelerinde dediği gibi, burnumuzdan kıl aldırmadan yaşamaya, daha ne kadar yerimiz var gerçekten?
Birbirimize karşı sorumluluk sahibi olmamızın gerekliliğine varabilmek için, illa en sevdiğimiz insanların dibe vuruşuna mı şahit olmamız lazım? Ateş düştüğü yeri yakıyorsa, çevresi de bu ateşin sıcağından etkilenmiyor mu yoksa? Öyle bir rehavet içindeyiz ki, sanıyoruz ki, her türlü kötü şey başkalarının başına gelir, bizler de buna uzaktan veya yakından tanıklık eder, ah vah eder, sonra da uyuşturulmuş o harika hayatlarımıza geri döneriz. Tüm kalbimizle şunu düşünelim: ‘Global bir köy haline gelmiş bu dünyada, biz birbirimiz için değilsek, kim bizim için olacak?
Her birimiz, dünyaya bu uyuşturulmuş hayatlarımızın dar pencerelerinden bakmayı bir kez olsun bıraksak, ne kaybederiz?





