Her bir insan, sabahtan akşama kadar, kendilerinden bağımsız, çeşitli hislerden geçer. Bizler, bilinmeyen bir güç tarafından etki altına alınmış gibiyiz, zira, insanın ne hissedeceği, elinde değildir. Bazen, üzerimizdeki tüm yükler hafiflemiş ve tüm borçlar ödenmiş gibi hissedebiliriz. Bizleri çepeçevre saran, sebebi bilinmeyen, sınırsız bir mutluluğun içinde yüzebiliriz. Bununla beraber, kesintisiz bir mutluluk halinde olmak, mümkün değildir. Aldığımız kötü bir haber, duyduğumuz herhangi bir söz, bütün hissiyatımızı değiştirebilir. Gün içerisinde, geniş bir yelpazede değişen, çeşitli hisler tarafından yıkanmak, bizi giderek gelişen, yeni bir varlık haline getirir. Hislerimizi ve yaşantılarımızı, iyi veya kötü olarak değerlendirebiliriz. Ancak, aslında, bütün hisler ve yaşantılar iyidir ve her birimiz, hissetmemiz gereken hisleri hissedip, yaşamamız gereken şeyleri yaşayıp, olmamız gereken kişi olmaya doğru yelken açmış vaziyetteyiz.
Hiç kimse, bir dakika önceki hissiyatını, ertesi güne, hatta ertesi dakikaya taşıyamaz. Bizler, korkularımızın, hüzünlerimizin, bitmek bilmeyen endişelerimizin üzerinde seyredebilmenin, bir yolunu bulmalıyız. Bunun nedeni, hislerimizin ve düşüncelerimizin, aslında, bize ait olmamasıdır. Ne hissedeceğimiz ve düşüneceğimiz, bizim elimizde değilse, neden bütün bunları kendimizle bağdaştırıp, içinden çıkamayacağımız bir girdapta boğulalım ki? Yapmamız gereken, bütün bu olumlu veya olumsuz düşüncelerimizin üzerinde seyredip, bunları, değişimimiz için ve daha fazla idrak sahibi olabilmemiz için, bir araç olarak kullanmaktır. Önemli olan, bizden bağımsız bir şekilde bize gelen arzularımızın, hislerimizin ve düşüncelerimizin ötesinde, yaşamla, bize yaşamı verenle, çevremizdeki insanlarla, bir sevgi bağı inşa etmek. Ancak bu şekilde, hayatla dengeye gelebiliriz ve gerçek ve kalıcı mutluluğu yakalayabiliriz.
Günümüz dünyasındaki mutsuzluğumuzun en temel nedeni, insanla insan arasındaki bağın samimiyetsizliğidir. İşin özünde, hiç kimse, birbiriyle konuşamıyor, muhabbet bağı kuramıyor, zira, herkes, kendisini düşünüyor. Hâl böyle olunca, büyük kalabalıklar arasında yalnız kalıyoruz. İnsan, doğası gereği, başkasını düşünmeden, başkasının iyiliği için çabalamadan, mutluluğu yakalayamaz ve anlık hazlar, arzuyu iptal ettiğinden dolayı, yaşama sevincini kaybeder. Gerçek mutluluk, insanın, başka bir insanı düşünmesinde ve onun mutluluğuna sebep olmaktan mutlu olmasında bulunabilir. Doğrudan kendi mutluluğu peşinde koşan insan, işin sonunda, mutsuzluğa mahkûm olur.
Yalanlar içinde yaşamak ve yalan ilişkiler kurmak, bizleri mutsuz eder. Öncelikle, insanla insan arasındaki ilişkilerdeki yalanların farkına varıp, bunları kabullenmeli ve bunların üzerinde, hayata ve insanlara karşı bir sevgi bağı geliştirmeliyiz. Bizler, ancak, aramızdaki bağda keşfettiğimiz yalanlardan, gerçeğe gelebiliriz. Aramızdaki bağdaki samimiyetsizlik ve yalanlar, bizleri, yaşarken ölmeye götürür. Dolayısıyla, bizler, “yalandan ölmek” diyebileceğimiz bir durumun içerisindeyiz. Kurduğumuz yalan ilişkilerden, yani, karşımızdakini düşünmeden, kendi çıkarımız için kurduğumuz yalandan ilişkilerden kaynaklı olarak, her gün kendimizi öldürüyoruz.
Aramızdaki bağdaki yalanlar, aklımıza gelebilecek tüm kötülüklerin, mutsuzlukların ve umutsuzlukların sebebidir. İnsanlarla olan ilişkilerimizi çıkar gözetmeden kurmayı ve insanı sevmeyi başarabilirsek ve yalandan değil de kalpten gelen bir sevgi bağı inşa edebilirsek, o zaman bütün realitedeki bozuklukların, aslında dışımızda değil, kendi içimizde olduğunu keşfedeceğiz. Hayata karşı doğru bir tavır geliştirebilirsek, aslında, şimdi algıladığımızdan çok daha farklı bir realitenin içerisinde yaşadığımızı fark edeceğiz. Bunun için, başka insanları değil, hayata ve insanlara karşı olan tavrımızı değiştirmeliyiz.
“Yalandan ölüm” illetinden kendimizi kurtarmak için, kendimizi inandırdığımız yalanları çözümlemeli, en başta, nasıl bir varlık olduğumuzu, kendimize, samimi bir şekilde itiraf etmeliyiz. Daha sonra, yalanlardan gerçeğe giden, sevgi ve bağ içerisinde, bütün bir realitede var olacağız. Unutmamalıyız ki; yaşadıklarımıza ve hissettiklerimize, biz karar vermiyoruz. Bizim elimizde olan, değişim talep etmek ve değişimi arzulamak. Gerçek bir birey olmak istiyorsak, kendimizden bağımsız gerçekleşen her türlü fenomenin üzerinde seyrederek, yalanları keşfetmeli ve “yalandan ölümden” “gerçekten yaşam”a gelmeliyiz.





