Aldığım nefeslerin beni hayatta tutmaya yetmediği bir günde, attım kendimi sokaklara.
Yıkılmaya yüz tutmuş virane bir evin önünden geçerken buldum kendimi. Duvarları, camları paramparça olmuş bu eve bakmadan edemedim. Mıh gibi çakılı kaldım öylece. Aklımda durmadan dönen düşünceler de eşlik etti bana. İçimde çok müthiş bir sızı hissettim eve baktıkça. Metruk bir eve karşı neden bu kadar aidiyet hissettiğimi, neden beni girdap gibi içine bu denli çekebildiğini anlamlandırmak, bir keşif yapmak gibiydi. Fark ettim ki, bu terk edilmiş evin her bir detayı, hayatımdaki yaşanmışlıklara bir ışık tutuyor. Tüm hayatımın viranelikten öteye gidememiş olduğunu hissettiğim o anda, dayanılmaz bir melankoli sarıyor benliğimi. Kırık olan tek şeyin, evin camları olmadığını anlıyorum. Gözümün önüne bin parçaya ayrılmış kalbim, duygularım geliyor. Ne olduğunu bilemediğim can sıkıntılarımın, esaret içinde hissettiğim anlarımın neyden ileri geldiğini fark edince, bir ateş düşüyor sol yanıma. Kımıl kımıl ilerliyor sanki içimde. Ellerimi başımın arasına alıp, kapıyorum gözümü. Neden hayatım bu melankolinin esiri, neden mutlu olduğum bir dakikanın bile hesabını vermek bu kadar zor geliyor? Nerede yanlış yapıyorum, neyim eksik….?
Bu amansız düşüncelere dalmışken, bir arabanın korna sesine irkiliyorum. Kafamı kaldırıp, tam karşıma baktığımda ise hayretlere düşüyorum. Daha önce nasıl göremediğime şaşırdığım, gözümü bir an alamadığım o metruk evin hemen yanı başında, hayatımda gördüğüm en güzel, en huzur veren bir başka ev görüyorum. Gözüm kamaşmadan duramıyor. Gördüğüm bu muazzam tezatlık içeren manzara karşısında bakakalıyorum. Sonra, hayatımın en güzel evi olarak adlandırdığım evin bahçesinde özveriyle çalışan bir bahçıvan görüyorum. Yaptığı her işi büyük bir ahenk içinde yürütüyor ve çocuğuna bakar gibi bakıyor eve, bahçeye. Düşünüyorum, ‘Bir insanı kendinden bu denli çıkarıp yaptığı işe odaklandıran, gözü gibi bakmasına sebep olan nedir?’ diye. Ve sonra, hayatımın devrimi yaşanıyor. O muazzam evi metruk evden ayıran gücün, sevgiden başka bir şey olmadığını anlıyorum. Hayatımın neden bu kadar dayanılmaz olduğunu, o metruk eve baktığımda neden inanılmaz bir aidiyet kurduğumu şimdi idrak ediyorum. Hayatım o denli sevgiden yoksunmuş ki, kendimi bir enkazda hissetmeme, melankolilerin pençesinde kalmama ve hep prangalarla nefes almama sebebiyet vermiş. Hani şu eski Fransız şarkısının dediği gibi: ‘Sevgi, özgürlüğün çocuğudur. Asla zorbalığın çocuğu olamaz.’
Ve işte şimdi, tam bu dakikada, kendimi nasıl özgürleştireceğimi anlıyorum, hayatımdaki hezeyanların çaresini bulduğumu biliyorum. Hayatım, artık metruk evin kapısı olmayacak.





