Bir varmış, bir yokmuş… Gökyüzünde, bulutların arasında yüzen bir kule varmış. Bu kulenin içerisinde yaşlı, yalnız bir adam yaşarmış. Yaşlı adam öylesine yalnızmış ki, oğullarına olan özleminden akan gözyaşları, yeryüzüne şefkat ve merhamet yağmurları olarak akarmış. Her bayram günü, oğullarının onu ziyaret edeceği umuduyla, onların en sevdiği yemekleri özenle ve sevgiyle hazırlar, sofrayı kurup oğullarını beklermiş.
Yaşlı adamın oğulları ise hayatın koşuşturmasına, kendi dertleri içerisine öylesine dalmışlar ki, babalarının varlığını dahi unutur olmuşlar. Yıllar yılları kovalamış… Günlerden bir gün, kardeşlerden en büyük olanı, bütün kardeşleri bir araya toplamış. Bir araya gelen kardeşler, geceden gün doğana kadar babalarını yad etmişler. Gün doğduğunda ise babalarını ne kadar çok sevdiklerinin ve onu ne kadar çok özlediklerinin farkına varmışlar. Diğer bir taraftan da babalarının onları daha çok sevdiği ve özlediği gerçeğiyle yüzleşmişler. Babalarını ne kadar çok üzdüklerinin farkındalığı, onlarda bir istek doğurmuş ve bütün kardeşler, tek bir arzuda birleşmişler. O andan itibaren, her bir kardeşin tek istediği şey, babalarını mutlu etmek olmuş. Böylelikle, bayramda babalarını ziyaret etmeye karar vermişler.
Kardeşler, babalarını nasıl daha fazla mutlu edebilecekleri hakkında kendi aralarında konuşmaya başlamışlar. Bu konuşmada, babalarının onlar için hazırlayacağı her şeyi yerlerse, onun çok mutlu olacağı sonucuna varmışlar. Böylelikle, kendilerini bayram ziyafetine hazırlamak için, bayram gününe kadar oruç tutmaya karar vermişler.
Kardeşler, bayram arifesinde tekrar bir araya gelmişler ve omuz omuza verip, babalarının ikamet ettiği gökyüzündeki kuleye uzanan bir merdiven inşa ederek, merdivenden tırmanmaya başlamışlar. Bayram günü gelip çatmış. Kardeşler, babalarının onları kabul etmesi için dua ederek, onun kapısını çalmışlar. Yaşlı adam, kapıyı açmış. Kardeşler ve babaları karşı karşıya geldiklerinde, kavuşmanın sıcaklığıyla ağlamaya başlamışlar. Yaşlı adam, bütün kardeşleri tek tek kucaklayıp bağrına basmış.
Hep beraber ziyafet sofrasına oturmuşlar. Kardeşler, masada ne var ne yoksa iştahla yemeye başlamışlar. Babaları ise ağzına bir lokma dahi koymadan, yalnızca oğullarının yemek yemesini izlemiş. Kardeşlerden en küçük olanı, babasına neden yemek yemediğini sormuş. Yaşlı adam, şefkat ve sevgi dolu gözleriyle tek tek oğullarına bakmış ve demiş ki: “Benim karnım, siz yemek yiyince doyuyor.” O günden itibaren, yaşlı adamın oğulları, her bayram öncesi oruç tutup, her bayram gününü babalarının yanında geçirmişler.





