Yaşam, bize eksiklik hissettirmekten başka bir şey sunmuyor çoğu zaman, öyle değil mi? Bizler de doğamız gereği içimizde oluşan bu eksiklik oyuklarını doldurmak için çabalıyoruz.
Çabalıyoruz… Peki tam olarak ne için? Neyin peşinde koşuyoruz? Bize ait olduğunu sandığımız istek ve eksikliklerimizi doldurmanın peşinde koşuyoruz herhalde. Ancak, içimizdeki bu isteklerin kaç tanesi gerçekten kendimize özgü olan, dolumu halinde gerçekten bizi biz yapacak olan bir eksiklik?
Şöyle birkaç dakikalığına her şeyi bir kenara koyup düşünelim ve kendimizi keşfetme kapısını aralamaya çalışalım. “Bende eksik olan gerçek şey ne?” “Ben, neden bir türlü esas ben olamıyorum?” “Neden kendimi bütün olarak değil de kayıp ve yalnız olarak hissediyorum?”
Bana kalırsa, kim olduğumuzun cevabı içselliğimizdeki en büyük eksiklikte saklı. En büyük eksikliğimizi doldurmak ise gözümüze zor, hatta belki de imkânsız bir iş olarak gözüktüğü için, çoğunlukla başkalarından aldığımız yalancı isteklerin peşinde koşup, ruhumuzun haykırışlarına kulak tıkıyoruz.
Peki, ruhumuz ne istiyor? Ruhumuz, ne ve kim için haykırıyor? Bana öyle geliyor ki, ruhumuz yalnızca ve yalnızca kayıp parçalarını bulamadığı için ağlıyor. Öyle ki, ruhumuzun tam orta noktasında karanlık bir oyuk oyulmuş. Bu karanlık oyuk ise ışığa hasret kalmış. Bizler, ışığa olan hasretten başka bir şey değiliz.
Öyleyse tam da şu anda, kalpten bir yakarışta bulunalım ve ruhumuzdaki karanlık oyuğu ışıkla dolduracak olan insanları hayatımıza çekebilmeyi umut edelim. Zira, ruhumuzdaki karanlık oyuğu kendimiz dolduramayız. Onu yalnızca başka bir insan doldurabilir. Ve bu nedenledir ki, insan insanın ışığıdır. O zaman, O’nun adı Işık olsun ve karanlıkta kalan bütün oyukları doldursun.
Sağlıcakla kalın ve Işık’ı aramaktan asla vazgeçmeyin.
Hayata.





