Biz sevgiyi sıcak, yumuş yumuş, “iyi” bir his olarak düşünmeye şartlandırıldık. Halbuki çoğumuzun adına sevgi dediği şey gerçekte, birisinin veya bir şeyin yaptıklarıyla size kendinizi ne kadar iyi hissettirdiği.
İşte bu yüzden bir işe veya bir kişiye aşık olduğumuz gibi, o aşkı hiç hissetmeyebiliriz de… İşi/kişiyi bize kendimizi iyi hissettirdiği sürece severiz. İyi hissettirmediğinde, kendi iç acımızı veya değersizliğimizi tetiklediğinde de sevmeyiz. Bu çok çabuk olabileceği gibi, elinizden geldiğince orijinal “iyi hislere” dönmeye çalıştıktan yıllar sonra da gerçekleşebilir.
Sizi temin ederim ki, iyi hissetme hakkınız içinizde ve sadece sizde! Aslında başka hiçkimsenin size kendinizi iyi ya da kötü “hissettirme” otoritesi yok. Onlar iyi ya da kötü hissetmenizi daha kolay ya da daha zor hale getirebilirler elbette. Ancak düşüncelerimizin yönetimi bizde ve düşünceler de bize duyguları verir. Sevgi hissettiren düşünceleri seçmemiz ve kendimize iyilik yapmamız için.
Eğer birisi ayağınıza basarsa “Ayy! Seni sakar budala! Nereye bakıyordun? Canımı acıttın!” veya “Ayy! Seni severim ama aman Tanrım, bir daha lütfen daha dikkatli ol!” diyebiliriz. Birinci düşünce kötü hissettirir, diğeri ise iyi. Ayak parmağınız zaten zonkluyor. En azından onun daha çabuk şifalanmasına izin veren sevecen bir düşünce seçebiliriz.
Eğer sevdiğiniz bir kişi size ihanet ediyorsa, “Seni yalancı! Seni iki yüzlü! Seni hain! Senden nefret ediyorum! Ne hakla bunu yaparsın! Beni paramparça ettin!” diyebilir veya “Ruhunu gerçekten seviyorum ve biliyorum, öyle yaralı, öyle güvensiz olmalısın ki bana ihanet ettin. Keşke bunu yapmadan önce benimle derin bir konuşma yapacak kadar rahat olsaydın ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu üzerine alsaydın. Arkamdan iş çevirmek ve kendi güvenilirliğini böyle baltalamak zorunda kalacak kadar anlaşmazlıktan korkmak, felaket bir his olmalı. Ama ben biliyorum, sen kendine göre elinden gelenin en iyisini yaptın. Ancak ben kendimi seviyorum, kendime saygı duyuyorum ve ben böyle bir davranışı hayatımda istemiyorum. Ya bunu benimle çöz ya da kendi yoluna huzurla git.”
Birinci düşünce dizisinin verdiği his berbat. Diğeri ise sevecen, barışçıl ve buna rağmen üzüntülü.
“Hoşlanmadığınızda/beğenmediğinizde” bile sevmenin yolu, her kişinin kendi ışığını ve gerçeğini keşfetme yolculuğunda olduğunu içselleştirmekten geçiyor. Bu satırlarımı okuyan siz kıymetlilerim sizlerden şunu duyar gibiyim: ‘Bu çok zor.’ Evet zor. Ancak imkansız değil, inanın!
Her kişi kendi yaralarına, kendi zorluklarına ve kör noktalarına sahip. Her ruh, her zaman elinden gelenin en iyisini yapıyor. Her ruhta dışarıya çıkmaya çalışan sevgi ve ışığı tanımalı, onlardan hoşlanıp hoşlanmadığınız konusunda kendinize dürüst olmalısınız. Herkesin yolculuğuna ve istedikleri gibi gelişme haklarına saygı göstererek! Aynı şekilde kendi yolculuğunuz ve istediğiniz gibi gelişim hakkınıza da saygı duyarak.
Diğerlerinin istedikleri gibi yaşamalarına izin verin. Kendinize de yaşama hakkı verin. Her birimiz özün bütünlüğüne sevgiyle bağlansak, benzer düşünceli insanların bir araya geldiği toplumlar yaratabiliriz. Ne dersiniz?
Sevmeyi seçmek, ruhsal olgunluk istiyor. İnsanların bizim istediğimiz gibi olmalarını arzulamayı bırakmalıyız. İstediğimiz kişi gibi olmadıkları için başkalarına öfkelenmeyi bırakmayı seçmeliyiz. İçimizdeki ışığı onurlandırmayı seçmeliyiz, istediğimiz gibi olmadığında bile.
Hayatta yol alırken, şunu söyleyelim kendimize; “Diğerleri oldukları kişiler. Hayat da olduğu gibi. Ben olduğum kişiyim. Peki, şimdi ne olacak? Andaki şartları da göz önüne alırsak, yapabileceğim en büyük öz-sevgi dolu şey nedir? Bir başkasının içindeki ışığa odaklanarak onunla zarifçe diyaloğa girebilir miyim ya da eğer bu iletişim benimle eş-titreşimde değilse bu durumu terk edebilir miyim?”
Hayat kolaylaştırdığında sevmek de çok kolaylaşıyor. Ancak, kişiliklerini ya da davranışlarını beğenmediğimizde bile bir başkasının içindeki sevgiyi sevebilirsek, kendimizi özgürleştiririz. Hadi öyleyse neden inatlaşıyoruz ki!





