Hayat hep algılarımızda değişiyor, hep bir şeyler gelip gidiyor algılarımızda, hayattaki tüm fenomenler, içlerine daldıkça, süreklilikmiş bitmezlikmiş gibi gelip geçen rüyaların içerisine dalıyoruz, bazen bir yerde bazen başka bir yerde, bazen şurada ya da burada, en önemlisi de her güzelliğin geçiciliği, her acının bir şekilde son buluşu, her çabanın sonundaki boşluk, kısır döngü, hayatın özünden yansıyan ışık, sürekli bizi bir yerlere götürüyor.
Gerçek olanın ne olduğu sorusu ise muamma, her his, her duygu, her arzu harmoni şeklinde bizleri sarıp sarmalıyor, dolduruyor ve yaşatıyor. Hayatın özünde olan yaşam arzusu, bizlerin oyun sahnesinde roller alarak yaşamamızı sağlıyor.
Bir anne, bir baba, bir usta tarzında, hayatın sırrı sorusunun gizemli, üstadı. Sevdikleri ve sevmedikleri ayrımı olmadan yalnızca ışıldatarak sahneyi, 3 2 1 başlıyoruz der gibi. O sırdaki gizem insanları büyülüyor, yalnızca sarhoş oluyoruz.
Uyanıldığında ise bizden başka hiç kimse kalmıyor. Sadece hizmetçiler var. Tiyatro profesyonel bir ekip. Sadece herkes severek oynuyor bu bir erdem.
İnsanın insana olan sevgisi büyüktür aslında, en güzel örneği kadınla erkek arasındaki sevgide belirir, iki cinsten insan doğar, ve insanlık doğar, hayatın sırrını arayışa. Özümüzdeki yaratıcıyla tanışıp, dışımızdaki illüzyonu kaldırdığımızda, ben ve doğadan başka bir şey kalmaz ve gerisi sadece haz ve mutluluktan ibarettir, sadece doğru bir ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, özümüzdeki insanlardan…





